Büyük bir şirketin genel müdürü klasik müzik aşığıymış. Bir gün şehre ünlü bir orkestra gelmiş. Verecekleri konserin en önemli parçası da Schubert’in “Bitmeyen Senfoni”siymiş. Genel müdür çok heveslense de,
iş programı yüzünden gidememiş konsere. Biletini, şirketin insan kaynakları müdürüne vermiş ve “konser sonrası izlenimlerini aktar lütfen” demeyi ihmal etmemiş.
Talimatla konsere giden İK müdüründen bir rapor gelmiş ertesi gün. “Sayın Genel Müdürüm” diye başlayıp şöyle devam ediyormuş: 1. Dört obuacı konserin çoğunda boş oturdu; sayıları azaltılırsa daha isabetli olur. 2. Orkestradaki 12 kemancının hepsi aynı anda aynı notları çalıyor; bu ciddi bir israftır. Sayıları yarıya indirilerek tasarruf sağlanabilir. 3. Konserde 16’lık notalara ağırlık verilmiş, büyük ziyan.
Dinleyici 8‘likle farkını anlayamaz. 16’lık eser çalan, yüksek ücretliler yerine 8’lik nota çalan düşük ücretli ve stajyerler kullanılmalıdır. 4. Yaylı sazların pasajları, nefeslilerle aynen tekrarlanıyor.
Dolayısıyla bu tekrarın önüne geçildiğinde iki saatlik konser yarıya inecektir.
Sonuç olarak Sayın Müdürüm, Schubert bu önlemleri zamanında almış olsaydı, “Bitmemiş Senfoni” kesin biterdi. Saygılarımla arz ederim…
Pazar Notları
Haşmet Babaoğlu'nun bugünkü yazısını paylaşmak istiyorum:
Günümüzün evi artık ne sığınak, ne hayatın merkezi, ne de yuva! Sığındığımız bir yer kalmadı; hayatımızın merkezi işyerlerimiz oldu; yuva fikri ve duygusu ise küçüldü, küçüldü; kalbimiz kadar bir yere sığmaya çalışıyor... Modern ev dediğimiz yer tilkinin dönüp dolaşıp geri geldiği kürkçü dükkânı, o kadar!
***
Binlerce yıl boyunca birbirinden çok farklı kültürlerde bile "ev" hayatın orta direği sayıldı. Şimdi sadece pergelin sabit ucu!..
***
"Rahatlık önce bir eve konuk olur, sonra ev ahalisinden biri haline gelir, en sonunda da evin reisi olup çıkar!" Halil Cibran'ın bu sözünde "rahatlık" yerine "televizyon" sözcüğünü koyun ve öyle okuyun. Günümüz evlerinin temel özelliğini ve temel sorununu buldunuz işte!
***
Evdekiler birbirleriyle konuşuyor. Çocuk anneyle, anne babayla... Ama ne garip! Hepsinin yüzleri ve gözleri televizyon ekranına dönük. Ve kimse bunu garipsemiyor!
***
Evime vardığımda rahatlarım. Hedefe varmış, güne noktayı koymuş gibiyimdir. Soyunur dökünürüm. Fakat çok geçmeden ince bir hayal kırıklığı sarar içimi... Sanki sürgündeymişim ya da anlamsız bir gezide otel odasına tıkılmışım gibi hissederim. İçimde kederli bir ses çınlayıp durur: "Bu dünyada 'ev'im yok benim!" İşte tam o sırada televizyonun uzaktan kumandası imdadıma yetişir. Uzanır, düğmesine basarım. Ne o? Yoksa modern insanın evi ekranın içinde mi?
***
Bella'yı seviyorum... Bella kim mi? Şu ortalığı kırıp geçiren "Alacakaranlık" ve "Yeni Ay" filmlerinin kahramanı genç kız. Neden seviyorum? Çünkü Bella biliyor... Şefkat ne kadar yakışıklı, ne kadar çekici, ne kadar sıcak ve yakın olursa olsun, aşkın yerini tutamaz!
***
Bella'yı seviyorum... Çünkü Bella biliyor... Ne kadar benzi solgun, gövdesi soğuk, ruhu kırılgan olursa olsun, bir kez aşkın tadına varılmışsa (kan tadı/can tadı) eğer, hiçbir sıcaklık, hiçbir yakınlık onun yerini tutamaz.
***
Filmin erkek kahramanları Bella'nın bakışında çok açık bir ayrıma tekabül ediyor. Vampir Edward: Aşk... Kurt Adam: Şefkat... Bella çok genç ve henüz kafası karışmamış, henüz üst üste gelen hayal kırıklıklarıyla dolu ilişkiler sonucu zihni nasırlaşmamış! O yüzden de apaçık biçimde biliyor: Aşk ve şefkati aynı anda ve birlikte istersen elin boş kalır! Ama bu yüzden de hep eksik kalacaksın! Hep bir yanın üşüyecek!
***
Aşk ve şefkat! İkisi birlikte olmaz mı? İkisi aynı kişide buluşmaz mı? Olur. Buluşur. Ama çoğu zaman aynı zaman dilimi içinde mümkün değildir bu! Önce aşk gelir. İlişki ilerler, yerleşir. Ve aşk yavaş yavaş yerini aynı kişide cisimlenen şefkate bırakır.
Günümüzün evi artık ne sığınak, ne hayatın merkezi, ne de yuva! Sığındığımız bir yer kalmadı; hayatımızın merkezi işyerlerimiz oldu; yuva fikri ve duygusu ise küçüldü, küçüldü; kalbimiz kadar bir yere sığmaya çalışıyor... Modern ev dediğimiz yer tilkinin dönüp dolaşıp geri geldiği kürkçü dükkânı, o kadar!
***
Binlerce yıl boyunca birbirinden çok farklı kültürlerde bile "ev" hayatın orta direği sayıldı. Şimdi sadece pergelin sabit ucu!..
***
"Rahatlık önce bir eve konuk olur, sonra ev ahalisinden biri haline gelir, en sonunda da evin reisi olup çıkar!" Halil Cibran'ın bu sözünde "rahatlık" yerine "televizyon" sözcüğünü koyun ve öyle okuyun. Günümüz evlerinin temel özelliğini ve temel sorununu buldunuz işte!
***
Evdekiler birbirleriyle konuşuyor. Çocuk anneyle, anne babayla... Ama ne garip! Hepsinin yüzleri ve gözleri televizyon ekranına dönük. Ve kimse bunu garipsemiyor!
***
Evime vardığımda rahatlarım. Hedefe varmış, güne noktayı koymuş gibiyimdir. Soyunur dökünürüm. Fakat çok geçmeden ince bir hayal kırıklığı sarar içimi... Sanki sürgündeymişim ya da anlamsız bir gezide otel odasına tıkılmışım gibi hissederim. İçimde kederli bir ses çınlayıp durur: "Bu dünyada 'ev'im yok benim!" İşte tam o sırada televizyonun uzaktan kumandası imdadıma yetişir. Uzanır, düğmesine basarım. Ne o? Yoksa modern insanın evi ekranın içinde mi?
***
Bella'yı seviyorum... Bella kim mi? Şu ortalığı kırıp geçiren "Alacakaranlık" ve "Yeni Ay" filmlerinin kahramanı genç kız. Neden seviyorum? Çünkü Bella biliyor... Şefkat ne kadar yakışıklı, ne kadar çekici, ne kadar sıcak ve yakın olursa olsun, aşkın yerini tutamaz!
***
Bella'yı seviyorum... Çünkü Bella biliyor... Ne kadar benzi solgun, gövdesi soğuk, ruhu kırılgan olursa olsun, bir kez aşkın tadına varılmışsa (kan tadı/can tadı) eğer, hiçbir sıcaklık, hiçbir yakınlık onun yerini tutamaz.
***
Filmin erkek kahramanları Bella'nın bakışında çok açık bir ayrıma tekabül ediyor. Vampir Edward: Aşk... Kurt Adam: Şefkat... Bella çok genç ve henüz kafası karışmamış, henüz üst üste gelen hayal kırıklıklarıyla dolu ilişkiler sonucu zihni nasırlaşmamış! O yüzden de apaçık biçimde biliyor: Aşk ve şefkati aynı anda ve birlikte istersen elin boş kalır! Ama bu yüzden de hep eksik kalacaksın! Hep bir yanın üşüyecek!
***
Aşk ve şefkat! İkisi birlikte olmaz mı? İkisi aynı kişide buluşmaz mı? Olur. Buluşur. Ama çoğu zaman aynı zaman dilimi içinde mümkün değildir bu! Önce aşk gelir. İlişki ilerler, yerleşir. Ve aşk yavaş yavaş yerini aynı kişide cisimlenen şefkate bırakır.
Çalışan Kazanır :)

Bu uygulamanın üzerinden baya zaman geçti,ancak bir yerde yine karşıma çıkınca burada yer vermekten kendimi alamadım.
Gençlere, özellikle üniversite gençliğine ulaşmak isteyen markalar için birebir etkileşimde bulunan güzel bir mecra: Not'una güvenilir öğrencilerin ders notları!
Sanki ders esnasında kişi sıkılmış da notlarının bir köşesine bir şeyler karalamış algısı veren,aslında bir markanın iletişimini yapan ders notları bunlar. Sınav zamanı yaklaştığında öğrencilerin elden ele dolaştırıp çoğalttıkları, neredeyse tüm bölümün elinde bulunan en değerli şey belki de onlar. İşte Knorr da bunu fırsat bilerek 10 üniversitenin her bölümünden en çalışkan öğrencileri bularak bu uygulamaya can vermiş. Bu benim okul yıllarımda yapılmadı sanırım,yoksa beni de bulmaları gerekirdi :))
Bir çok markaya da göz kırpan bu mecrayı bakalım bundan sonra kimler kullanacak?
Logonu Koru
Save Your Logo isimli kampanya çerçevesinde Çin ve Amazon'lardaki timsahların bakımını üstlenen Lacoste, Türkiye ayağında Darıca Hayvanat Bahçesi'ndekilerin bakımını da üstlenmiş durumda. Timsahı bu kadar açık şekilde logo haline getiren Lacoste markası, "save your logo" isimli kampanya ile dikkatleri Çin ve Amazon'lardaki nesli tükenmekte olan timsahlara çekmeye çalışıyor.
Bu sosyal sorumluluk projesine destek sağlamak amaçlı olarak Lacoste için tişörtler tasarlayan Fernando ve Humberto Campana kardeşlerin sınırlı sayıdaki tasarımları 13-22 Kasım tarihleri arasında İstinye Park AVM' de görülebilir.
Save Your Logo (Logonu Koru) organizayonu:
Büyük markaların logo olarak kullandığı nesli tükenme tehlikesinde olan hayvanları korumak için geliştirilmiş sosyal sorumluluk organizasyonunda; Lacoste'un timsahları, Maaf'ın yunusları, Val d'Isère'in kartallarının, bu şirketler tarafından koruma altına alınması sağlanmaya çalışılıyor.
www.saveyourlogo.org
Bu sosyal sorumluluk projesine destek sağlamak amaçlı olarak Lacoste için tişörtler tasarlayan Fernando ve Humberto Campana kardeşlerin sınırlı sayıdaki tasarımları 13-22 Kasım tarihleri arasında İstinye Park AVM' de görülebilir.
Save Your Logo (Logonu Koru) organizayonu:
Büyük markaların logo olarak kullandığı nesli tükenme tehlikesinde olan hayvanları korumak için geliştirilmiş sosyal sorumluluk organizasyonunda; Lacoste'un timsahları, Maaf'ın yunusları, Val d'Isère'in kartallarının, bu şirketler tarafından koruma altına alınması sağlanmaya çalışılıyor.
www.saveyourlogo.org

