RSS

Öğrendim

Buraya sevdigim yazilari ve calismalari koydukca mutlu oluyorum her seferinde.Bu yaziyi okudugumda icim "cizz" etti ve blogumda sizlerle paylasmak istedim.Yazanin eline ve dusuncelerine saglik,cok guzel bir hikaye!

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim.
Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, `Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!` derdi. Annem de `Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?` diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, `Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.` diye bağırmaya devam ederdi. `Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık` derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa
beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; `Bak, böyle uslu uslu oyna işte.` diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. `Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.` diye komşulara anlatıyordu annem halimi. Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem `Odanı topla!`diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip `Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.` dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi `Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.` dedi.
Ben `Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.` dedim. O `Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.`dedi. Ben yine `Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.` dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: `Peki neden bizi küçük çizdin?` dedi. Heyecanla başladım anlatmaya.Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde `Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.` diyeceğim. Ve bir de bağıracağım `Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar`

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi. Farkında Olmalı İnsan...Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı. Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti. Yarın meçhuldür.

O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yatkın
Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi

Sevcan Kahraman

Reklam icin Yeni Bir Alternatif Daha



Ankara'da faaliyet gosteren ECM Hidrometri-Bilişim Elektronik-Elektromekanik-Rasat Aletleri İmalat San.ve Dış Ticaret Ltd.Şti. tarafından üretilen ve BLUETOO adi verilen akilli reklam kutusu piyasa cikti.Bu akilli reklam kutusunun reklam maaliyetlerini dusurerek dogrudan hedef kitleye yonelik reklam yapmasi buyuk bir alternatif mecra olusturuyor.Bluetoo yaklasik 200m cevredeki cep telefonlarina dileginiz sekilde hazirlanmis reklamlarinizi gonderebiliyor.(Sesli,goruntulu vs.)Bilgisayara baglanarak calisan ve sundugu arayuzle kolayca reklam hazirlama imkani veren bu alet kapali ve acik bir cok alanda da kulanilabiliyor.

Toplu SMS gönderilerinde sürekli GSM numaralarını güncelleme ve her mesaj için belli bir ücret ödeme gerekliligi var iken, BLUETOO ile herhangi bir güncelleştirmeye ihtiyaç duymadan ve hiçbir ücret ödemeden milyonlarca mesaji Bluetooth ile gönderebiliyorsunuz.Firma yetkilileri Bluetoo'nun sagladigi bu avantaj ile tercih edilesi bir urun oldugunu vurguluyorlar.Ancak burada benim aklima su soru takiliyor:Ben bir magazanin onunden gecerken neden nerden geldigini bilmedigim bir mesaja ya da videoya bakiyim ki? Ya da en basitinden kac kisinin Bluetooth'u kullanmadigi halde surekli acik ki bu mesajlari alabilsin?

Bluetoo'nun basarini zamanla gorecegiz.

Milli Duygulu Reklamlar Trafigi...

Turkcell reklamindaki fon muzigi "lady d arbanville"in uyarlamasi,Ulker'in muzigi ise Jingle House'tan Omer Ahunbay'a ait.

">


">

Intel - Leap Ahead

Samimiyetleriyle reklami inandirici ve sicak kilan cocuklar!
Ozellikle 'Keep it up Intel,Keep leaping Ahead' ve sonrasindaki soyledikleri beni cok etkiledi.Linkine asagidan ulasabilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=8i0iPphcgtU

Bu Nasil Bir Celiski?

Birakip gitmek kolaydir,
Kalip da mucadele vermektir aslolan.
Direnmek her seye ragmen,
Kucucuk bir umut olsa dahi silip atmamak.
Iste hepsi yalandir bunlarin,
Hem de kocaman bir yalan.
Umut ya da Umit en buyuk zehirdir,
Insan vucuduna asilanan.
Umit kotuluklerin en kotusudur hatta,
Iskenceyi uzatan zamanla.

Kucuk bir umit ugruna neleri harcamadik hayatta,
Hangi firsatlari geri tepmedik ya da...
Yine de umitsiz olmamali insan,
Istiyorsa hayati tadinda yasamak.
Ama cevrelememeli etrafini bu kadar,
Cunku cogu zaman sonunda hayal kirikligidir elde kalan.

Gercekten boyle midir isin asli,
Yoksa amac(lar)ugruna cekilen cile kutsal midir?
Sonucu her ne olursa olsun!

Pazarlama Elementleri

brand elements
Built by Kolbrener, corporate branding experts

'Her sey Seninle Baslar'in Arka Kapak Yazisi...

Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!
Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,
Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!

Niş Pazarın Niş Müşterilerine!

Porsche Design Grup ve Sagem'in ortak çalışmasının son ürünü:Porsche Design Mobile Phone P’9521.



Tasarımı şık bir ürün,göze hitap ediyor,Porsche ailesine yakışıyor;ancak kullanım açısından nasıldır 2007 sonbaharında çıkınca göreceğiz.Yani en azından biz göremesek de kullananların yorumlarından öğreneceğiz içerik açısından da tatmin edici olup olmadığını.

Pepsi vs Coca Cola

Bu reklam bir ara baya konuşulmuştu,arşivime eklemek istedim.Biz de yasak olan tarzda bir reklam.
Etik olduğunu düşünmüyorum,yaratıcı bir düşünce olabilir ama kendi markanı öne çıkarmak için rakibini karalamaya gerek yok.Yalnızca kendi markanı kullanarak da nice yaratıcı kampanyalar ortaya çıkarabilirsin.

">

Honda,Fark 'O'nda!

Geçen seneki bir Honda reklam filmi,etkileyici bir reklam.">

İyi ki Varsın Futbol...

İzlerken zevk aldığım,rastladığım her yerde başka bir iş yapıyorsam bile mola verip izlediğim,acayip sevdiğim,kıpır kıpır,fıkır fıkır bir çalışma.

Futbola olan ilgim miydi beni bu reklamı sevmeye iten,yoksa müziğinin getirdiği hareketlilik miydi,ya da içerisindeki birçok hikaye miydi bana bunu izlettiren? Futbol tutkunu olmasam da yine severdim bunu,bundan eminim,verdiği enerji bambaşka.Hep sevmişimdir Turkcell reklamlarını-birkaç tanesi dışında.-Kurumsal kimliği oturmuş bir şirketin imaja yönelik yaptığı, ruhlara ziyafet veren ve yüzümde her izlediğimde bir tebessüm oluşmasına sebep olan bir reklam.İyi ki varsın futbol,iyi ki varsın Turkcell:)

Sonunda verdiği mesajla beni daha da çok etkiledi:

HER ATTIĞIMIZIN GOL OLMASI DİLEĞİYLE...

Şimdi bir kez daha izleyelim,eğlenelim :)


">

Biraz da gülelim:)

Bir japon tv kanalında yayınlanan tetris oyunu,Behzat Uygur ve benzeri içerikli yayın yapanlara duyrulur :) Şahane pazar,şahane cumartesi ve türevlerinin içine dahil edilesi bir yarışma...

">

Kısıtlı İmkanlarla Harikalar Yaratmak!

">

''Noktala-ma'' Hayatı!

Birgün insan virgülü kaybetti, o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı;cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.

Sonra ünlem işareti çıkıverdi hayatından aniden; alçak bir sesle ve ses tonunu hiç değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık hiçbir şeye sevinmiyor, hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra soru işareti de kalmadı elinde ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu: Ne evren, ne dünya, ne de kendi apartmanı umrundaydı.

Zamanla iki nokta üstüste işaretini de kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnızca tırnak işareti kalmıştı. Kendine özgü tek düşüncesi yoktu artık, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarlıyordu. Düşünmeyi unuttu ve böylece son noktaya erişti.

***********************************************************************
Keşke noktalama işaretleri kadar insaflı olabilseydi parantez içlerine sığdırmaya çalıştığımız hayat.

Her noktanın ardından cümleler kurabilseydik,yine...yeni...yeniden...

Yaşamı virgüllerle uzatabilseydik keşke.

Tırnak içine alınmış hayatlarımız olsaydı,

Ve üç nokta koyabilseydik tüm sevgilerin önüne...

Can Yücel'e Saygılar!

EĞER

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!

Can Yücel


''Yaşamı anlamaya başladığın andır durabilmek ayak üstünde. . . Sorun bu zaten. . . Başkasıyla olmak, başkasının olmak değil. . Kendi başına başkasıyla, başkasıyla kendin olmak!''

Hangi Yol Hedefi 12'den Vuruyor?


Bir belirsizilik içindeyim şu günlerde.Geleceğim konusunda kafamda kurduklarımı, yapmak istediklerimi birbir gerçekleştirmeye çalışıyorum ve başarıyorum da bunu kendimce,olmak istediğim yere adım adım yaklaşıyorum;ancak yine bir yol ayrımı daha beliriyor önümde,uzaktan görebiliyorum daha, tam ayrıma gelmiş değilim; ama geriye doğru sayıyorum kilometreleri

Bu zamana kadar bir çoğundan başarı ile geçtim,beni en çok mutlu edeceğine inandığımı seçtim.'Keşke'lerim yok demiyorum, tabiki oldu kimi zaman yanıldığım;ama seçtiğim yolların şuan beni getirdiği yerden oldukça memnunum.

Ve şimdi yol ayrımı öncesinde geriye doğru saydığım kilometreler...11 ay sonrasında hangi yolu seçmiş olarak diplomamı alacağım? Her geçen gün daha da kabusum oluyor. Bu tedirginliğim gelecekteki hayatımdan endişe duyduğum için değil de, tam olarak ne yapmam gerektiğine dair kafamdaki soru işaretlerinden kaynaklanıyor.

Ta ki master konusunda araştırmalarımı yapana dek, okulu bitirdiğimde master yapacağım konusunda kararlıydım;ancak dışardan da destek alarak yaptığım araştırmalar sonrasında yurtdışındaki listelediğim üniversitelerde pazarlama alanında pek de fazla aradığım master imkanını bulamadım.Daha çok MBA'e yönelmişlerdi,bu da kafamda ilk soru işaretlerinin belirmesine yol açtı.Acaba biraz çalıştıktan sonra MBA yapsam benim için daha mı hayırlı olacaktı? İşte tüm bu belirsizlikler içerisinde geçiriyorum son bir kaç haftamı. Bİr çok kişiye danışıyorum bu konuda,nihai karara varmam yakındır. Umarım bu da şuana kadar aldığım kararlar gibi benim için en doğrusu olur.

Kısacası hiç bitmiyor beni strese sokan şeyler,sürekli bir alarm modundayım,belki de kendi kendime yaratıyorum bunu,belki de sevmiyorum sakince oturmayı :) Stres galiba hayatımın bir parçası oldu artık, onsuz eksik hissediyorum kendimi,hep buluyorum kafamı karıştırıp stres yaratacak şeyler. Stressever miyim neyim anlamadım :)


Herkese sonsuz sevgiler,

Sevcan

Fazla söze ne hacet...


Stay Hungry,Stay Foolish!

Steve Jobs'ın 12 Haziran 2005'te Stanford Üniversitesi'nde yapmış olduğu konuşmaya blogumda yer vermezsem kendimi ve düşüncelerimi eksik aktarmış olacağıma inanıyorum.Hemen hemen herkes izlemiştir bu konuşmayı,izlemeyenler için ise tek söyleyebileceğim biran önce izlemeleri.Çok güzel özetliyor yaşamı.

İşte konuşmanın türkçe metni,biraz uzun ama okunmaya değer.
*********************************************************
Dünyanın en önemli üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversite mezunu değilim. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk kez bu vesileyle mezuniyete bu derece dahil olma fırsatını yakalamış oldum. Bugün hayatımla ilgili üç hikaye anlatmak istiyorum. Hepsi bu. Büyük sözler değil. Sadece üç hikaye.

İlk hikaye noktaların birleştirilmesi hakkında; ilk altı ayın ardından Reed College'dan ayrıldım ancak okulla tam olarak bağımı koparmadan önce de bir 18 ay kadar ortalıkta dolandım. Peki niçin ayrıldım?

Tüm bunlar daha ben doğmadan başladı. Biyolojik annem üniversite öğrencisi olan, genç, bekar bir kadındı; beni evlatlık vermeyi kararlaştırdı. Kendisi çocuğunun bir üniversite mezunu tarafından evlat edinileceğinden o derece emindi ki her şey benim doğumdan itibaren bir hukukçu ve karısı tarafından evlat edineceğim şeklinde ayarlanmıştı. Ancak bir şey hesaplanmamıştı: Dünyaya geldiğimde beni evlat edinecek olan çift son dakikada bir kız çocuk üzerinde karar kıldı. Bu durumda bekleme listesinde olan ebeveynlerime gecenin ortasında bir telefon geldi: "Beklenmedik bir şekilde bir erkek çocuğumuz oldu; onu istiyor musunuz?" Aldıkları cevap "tabii ki" oldu. Ancak daha sonra biyolojik annem, annemin üniversite mezunu olmadığını, babamın ise liseyi bile bitirmediğini öğrendi. Bunun üzerine evlatlık verme kararından caydı. Ancak birkaç ay sonra ebeveynlerim beni üniversiteye göndereceklerine dair söz verince razı oldu.

Ve ben doğduktan 17 yıl sonra üniversiteye gittim. Ama safça Stanford kadar pahalı bir üniversite seçtiğimden işçi olan annem babamın bütün birikimi okul masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru kararlarımdan biri olduğunu görüyorum.

Okuldan ayrıldığım günler pek de romantik değildi. Artık yurtta kalamıyordum; arkadaşlarımın odalarında yerde yatmaya başladım. Yiyecek satın almak için Cola kutularını 5 sente satıyor, haftada bir Hare Krishna mabedinde iyi bir yemek yiyebilmek amacıyla her pazar geceleri kentte yedi mil yol yürümek sorunda kalıyordum. Ama bunu sevdim. Özellikle de merak ve sezgilerimin izinden giderek düşe kalka yaşadığım o süreç daha sonrası için paha biçilmez bir değere sahip oldu. Şimdi size bu konuda bir örnek vereyim.

O sıralarda Reed College ülkenin en iyi kaligrafi eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi kurslarına katılmaya karar verdim. Burada öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.

Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu. Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık. Eğer üniversitede o kurslara gitmemiş olsaydım, Mac'in bu derece çeşitli yazı türleri ya da bu derece orantılı aralıklı fontları olmayacaktı. Ve de Windows'un Mac'i taklit ettiği hesaba katıldığında hiçbir masaüstü bilgisayarı bunlara sahip olamayacaktı. Tabii ki, üniversitedeyken bu noktalar arasında bağıntı kurmak mümkün değildi. Ancak on yıl sonra geriye dönüp baktığımda bu bağlantıları kurabiliyorum.

Öte yandan, geleceğe bakarak da noktaları birleştiremezsiniz; yalnızca geriye bakarak bunları birleştirebilirsiniz. Bu nedenle noktaların bir şekilde geleceğinizi şekillendireceğini bilmelisiniz. Yani bir şeye inanmalısınız- yazgınız, yaşamınız, karma, her neyse... Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmadığı gibi hayatımın farklı olmasını da sağladı.

İkinci hikayem sevgi ve kaybetmekle ilgili. Erken yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için şanslıydım. Woz ve ben anne babamın evinin garajında Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu Apple 4 bini aşkın çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım. Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden şirketi benle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her şey iyi gitti. Ancak daha sonra gelecekle ilgili görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim kurulumuz ondan yana çıktı. Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti. Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok yıkıcı bir şeydi.

Birkaç ay ne yapacağımı bilemeden ortalıkta dolaştım durdum. Bir önceki girişimci kuşağı hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyordum; bana verilen bayrağı elimden düşürmüştüm. David Packard ve Bob Noyce'la bir araya geldim ve her şeyi berbat ettiğim için özür diledim. Apple'dan ayrılmam kamuoyunun gözünde tam bir başarısızlıktı; bu nedenle Silicon Vadisi'nden bile ayrılmayı planlıyordum. Ancak yavaş yavaş bir şeyler kafamda netleşmeye başladı - yaptığım şeyi hala seviyordum. Apple'da yaşananlar bu gerçeği değiştirmemişti. Reddedilmiştim ama hala aşıktım. Böylece yeniden başlamaya karar verdim.

O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi. Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya bırakmıştı. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine girmemi sağladı.

Daha sonraki beş yıl içinde NeXT'i ve Pixar adlı bir başka şirketi kurdum; ayrıca karım olacak olağanüstü bir kadınla tanıştım. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar animasyonlu filmi olan "Toy Story" yaratıldı; halen şirket dünyanın en başarılı animasyon film stüdyosu. Öte yandan, Apple'ın NeXT'i satın alması da bir dönüm noktası oldu ve ben böylece yeniden Apple'a döndüm; NeXT'te yarattığım teknoloji Apple'ın halihazırdaki yeniden doğuşunun merkezindedir.

Şuna eminim ki, Apple'dan kovulmasaydım bunlardan hiç biri olmayacaktı. Bu belki acı bir ilaçtı ama hastanın iyileşmesi için bunu alması gerekiyordu. Bazen hayat sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız. Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar arayın. Yerleşik olmayın.

Üçüncü hikayem ölümle ilgili. 17 yaşındayken şuna benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum:"Her günü son gününüzmüş gibi yaşarsanız birgün mutlaka doğru yaptığınızı anlayacaksınız". Bu söz beni çok etkiledi ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime şu soruyu sordum:"Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı bugün yapmak istediğimi yapar mıydım?" Ve eğer uzun süre üst üste hayır cevabını vermişsem bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine varmış oluyordum.

Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız, başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok.

Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Pankreasımda bir tümör vardı. O zamana kadar pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bunun tedavi edilemeyecek bir kanser türü olduğunu söylediler, en fazla 3 ila 6 aylık bir ömür biçtiler. Doktorum bana evime gidip bir an önce yarım kalan işlerimi halletmemi tavsiye etti. Yani kibarca "ölmeye hazırlan" dedi.

Kanser teşhisi konduğu gün boyunca bu sözler kulağımda çınladı durdu. Daha sonra aynı gün akşama doğru pankreasıma endoskopi yapıldı ve tümörden birkaç hücre alındı. Beni bayıltmışlardı ama operasyon sırasında yanımda bulunan karım, aldıkları hücreleri mikroskopta inceleyen doktorların birden sevinçle haykırmaya başladıklarını çünkü cerrahi bir müdahaleyle iyileşebilecek, çok ender rastlanan bir pankreas kanseri türünü belirlediklerini anlattı. Ameliyat oldum ve şimdi iyiyim.

İlk kez ölüme bu kadar yaklaşmıştım ve umarım daha uzun yıllar boyunca da bir daha tekrar yaklaşmam. Şimdi bu süreci çok yakıcı bir şekilde yaşadığım için ölümün yararlı ancak salt düşünsel bir kavram olduğuna inandığım zamanlardan daha gerçekçi bir şekilde şunu söyleyebilirim ki, kimse ölmek istemez. Hatta cennete gitmeyi arzulayanlar bile ölmek istemezler. Yine de ölüm hepimizin kaçınılmaz olarak gideceği son durak. Ve bu özelliyle de Ölüm belki de Yaşam'ın en güzel tek buluşu. Ölüm Yaşam'ın değiştirici etkeni. Eskiyi süpürüp yenisine yol açıyor. Şimdi yenisiniz ama bir gün eskiyecek ve ortalıktan kaldırılacaksınız. Bu kadar dramatik konuştuğum için özür dilerim ama bu bir gerçek.

Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey ikincildir.

Gençlik yıllarımda son derece büyüleyici "The Whole Earth Catalog" adında bir yayın vardı; bu o dönemde, benim kuşağımın adeta İncil'iydi. Stewart Brand adlı birisi tarafından yaratılmış ve şiirsel dokunuşuyla hayata geçirilmişti. PC ve masaüstü yayıncılığının henüz gündemde olmadığı 1960'lı yıllardı; her şey daktilolar, makaslar ve polaroid kameralarla yapılıyordu. Bir tür kağıt üzerinde Google söz konusuydu; 35 yıl sonra da Google doğdu.

Stewart ve ekibi "The Whole Earth Catalog"un pek çok sayısını yayımladılar ve artık sürecini tamamladığına inandıkları gün de son sayısını çıkardılar. Bu, 70'li yılların ortalarıydı ve o zamanlar ben siz yaşlardaydım. Son sayının arkasında, maceraperestseniz sizin de karşılaşabileceğiniz, sabah erken saatlerde çekilmiş bir köy yolunun fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında da şu sözler yer alıyordu:"Aç kalın. Çılgın olun." Bu sözler onların veda mesajıydı. Ben her zaman bunu kendime diledim. Ve şimdi, buradan mezun olup yeni bir hayata başlayan sizlere de aynı dilekte bulunuyorum.

''Aç kalın. Budala kalın.''
Teşekkür Ederim.

Tercihler Üzerine Kurulu Hayatlar(ımız)

Bir gün bir mucize olsa ve size 3 farklı dünyayı aralayacağınız 3 anahtar sunulsa;ancak sadece birini tercih etme hakkınız olsa,hangisini tercih ederdiniz? Aşkı sınırsızca yaşayacağınız bir dünyayı mı,başarılarınızla herkesi büyülediğiniz,etrafınızdakilerin size gıpta ile baktığı bir dünyayı mı,yoksa bir elinizin yağda bir elinizin balda olduğu,zevk-i sefa ettiğiniz bir dünyayı mı?

Evet zor bir soru,insan ne yardan ne diyardan geçiyor.Aşk olsun ama başarılı da olayım,tabi param da olsun diyoruz,sadece bir tanesi ile yetinmek insan doğasına aykırı adeta.Açgözlü yaratılmışız ne de olsa!

Yaratıcıyım diyenler!


Yaratıcıyım diyenler,yaratıcılığını geliştirmek isteyenler,reklamcılığa-pazarlama dünyasına ilgi duyanlara tavsiyem bu siteyi takip etmeleri.Her ay yayınlanan bir afiş için marka belirleyip slogan seçiyorsunuz,eğer ay sonunda birinci olursanız o afiş üzerinde sloganınız çıkıyor ve marka logonuz yer alıyor.Sitede çok farklı,yaratıcı,birbirinden güzel örnekler bulmak mümkün.

Bol yaratıcı bir gezinti diliyorum:)

Gençlik Elden Gitmeden...


Gençlik Bir Kitaptı

Gençlik bir kitaptı, okuduk bitti;
Canım bahar geçti çoktan, kış şimdi.
Hani sevincin, o cıvıl cıvıl kuş?
Nasıl, ne zaman geldi, nasıl gitti?

Ömer Hayyam

Sevdiğim şairler arasında ön saflardan yerini almıştı Ömer Hayyam, onunla ilk tanıştığım ortaokul yıllarımda. Defalarca okumuşumdur şiirlerini,her defasında yeni bir duygu ile,yeni çıkarımlarla...

Çok geçmeden, gençlik elden gitmeden yaşamak lazım hayatı ''dolu dolu'', yaptıklarımızdan zevk alarak,ardımıza baktığımızda tebessümle kalarak.Elimden geldiğince her güne büyük bir mutlulukla başlıyorum tüm olumsuzluklara rağmen.Yeni bir günün yeni umutları,yeni farklılıkları da birlikte getireceğine inanıyorum.Her gün biraz daha çabalıyorum kendimi geliştirmek için,sevmiyorum aynı kalmayı,yerinde saymayı.Küçük de olsa kendime kattığım şeylerle mutlu oluyorum.O gün öğrendiğim her şey biraz daha tebessüm etmemi sağlıyor,öğrenmek gerçekten beni mutlu ediyor.

İşte tüm bunlardan ötürü her günümü aynı görmüyorum,yaşamayı seviyorum, ''dolu dolu'' yaşamayı ve her yeni güne bir gün öncesinden farklı başlamayı.Bazen kendi kendime kızdığım olmuyor değil rutin işlerin peşinde koşarken,''bu ben değilim, olmamalıyım diyorum'',silkelenip tekrar kendimi buluyorum.Ama elde değil bu rutin işlerden kurtulmak,her silkelendiğinde tekrar gelip seni buluyor;çünkü rutin işlerle örülmüş etrafımız.Sorgulamadan yaşıyoruz her şeyi,neden yaptığımızı bilmeden...Bir de bakıyoruz ki sürünün bir parçası olup çıkmışız.
Kendini kurtarabilen kurtarıyor,kurtaramayanlar ise bu kurulu düzene uyum sağlıyor.

Kendini kurtaranlara 'sizin için ne mutlu' diyorum,düzenin parçası olanlar içinse yapılacak bir şey gelmiyor elden!